Sanatın İcadı: Madalyonun İki Yüzünde Sanat-Zanaat Birlikteliği

399

Bu yazı serimizde sanatın tarihsel serüveni ve zanaat ile olan ilişkisi incelenecektir. Bunun için öncelikle, başlangıçtan Ortaçağ’a kadar ve Ortaçağ-Rönesans dönemlerinden 18. yüzyıla kadar sanat-zanaat birlikteliği kronolojik olarak değerlendirilecektir. İkinci aşama, sanat-zanaat ayrışması ve güzel sanatların gelişimi şeklinde izlenecektir. Son bölümde ise modern sanat idealinden post modern anlayışa sanattaki değişim ve direnişler ortaya konulacaktır.

Ortaçağ’a Kadar

Sanat-zanaatın varlığı insanoğlunun ilkel dönemlerinde mağara duvarlarındaki resimlerden ya da ilk aletlerin yapımlarından itibaren gözlenebilir. İlkel bir algıyla da olsa resim , kazı, heykel ya da aletlerde hep bir güzellik gayesi dikkati çekmektedir.

Sanat-zanaat birlikteliği üzerinde bir takım kategorileştirme çalışmaları ilk kez Eski Yunan’da karşımıza çıkmaktadır. Shiner’in “idealler, pratikler ve kurumlardan oluşan bütünleşmiş bir kompleks” (Shiner: s. 46) olarak tanımladığı bu yapıyı kendi içinde Platon ve Aristoteles beşeri sanatlar ve taklit sanatlar temelli bir sınıflandırma yoluna gitmişlerdir. Yalnız tüm bu tasniflerde sanat-zanaat bir bütün içinde değerlendirilmiştir. Shiner’ın da dikkat çektiği gibi “Her ne kadar Platon’un, Devlet’in 10. kitabında şiir ve resim taklit sanatları olarak görülüyorsa da Platon başka bir yerde yanıltmacıyı, büyü numaralarını ve hayvan seslerini taklidi de taklit sanatları olarak sınıflandırıyor.”(Shiner: s.51)

Helenistik ve Roma döneminde sanat-zanaat bütünü tasniflenirken “liberal(özgür), bayağı(hizmetçi) ve karma sanatlar” ifadesi kullanılmıştır. Ücret karşılığında, beden gücü ile yapılanlar, bayağı sanatlar olarak adlandırılmıştır. Modern sanat algısında zanaat için yapılan tanım, sanatın içinde kullanılmıştır. Liberal yani özgür sanatlar ise toplumların üst sosyo-ekonomik sınıflarına hitap eden gramer, retorik (şiir, yazı, oyun vs.), diyalektik, aritmetik, geometri, astronomi, müzik olarak düşünülmüştür. Ayrıca kimi zaman tarım, tıp, mekanik, denizcilik, jimnastik, resim ve mimarlık da özgür sanatlara dahil edilmiştir. Üçüncü kategori, liberal ve özgür sanat niteliklerini birlikte taşıyan karma sanatlar olarak değerlendirilmiştir. Görüldüğü gibi aslında başlangıçta yalnız sanat-zanaat değil sanat-zanaat-bilim üçlüsü bir bütün içinde algılanmıştır.

Taklit/temsil gücü (Aristoteles’in Mimesis olarak isimlendirdiği) üç sanat-zanaat kategorisi içinde başarılı bir ürün ortaya koymanın anahtarı olmuştur. Fakat bu başarı ne kadar taktire değer ve hayranlık uyandırıcı olursa olsun ücret karşılığında yapılan bir el işi, bir gösteri ya da bir icra olmaktan öteye gidememiştir, çünkü özgünlük ve hayal gücü gibi kavramlar ve bunlara verilen değer eksiktir. Sanat-zanaat ürünleri aynı zamanda toplumsal, siyasal, pratik ve dinsel amaç veya ritüelleri desteklemede kullanılan öğelerdi. Eski Yunan’da sanat-zanaatçının işlevi herhangi bir malı tedarik etmekti. Helenistik, Roma ve hatta Roma sonrasında da sürecek bir tavır olarak sanat kaygısından daha çok dinsel simge, itibar ya da zenginlik göstergesi olduğu ölçüde sanat-zanaata önem atfedilmiştir.

Aslına bakılırsa sanat ve sanatçı, içinde bulunduğu bağlam sonucu sonraki yüzyıllarda oluşan modern anlamından farklı değerlendirilmiştir. Bunu sanata dair yapılan tanımlardan da anlayabiliriz. Örneğin Larry Shiner, İngilizce’deki ‘art’ sözcüğünün at terbiyeciliği, şiir yazma, ayakkabıcılık, vazo ressamlığı ya da yöneticilik gibi her türlü insani beceriyi ifade etmek için kullanılan ‘ars’ ve Yunanca ‘techne’ sözcüklerinden türediğini söylemiştir( Shiner: s.23). Diderot ise sanat için, “Bu soyut ve metafizik bir terimdir. Varlıkların ve onların sembollerinin doğası, yararlılığı, kullanımı ve nitelikleri konusunda gözlem yaparak bu gözlemlerin aktarıldığı birleştirme merkezine bilim ya da sanat adı verildi.”(Diderot: s. 255)şeklinde bir ifade kullanmıştır.

Rönesans’tan 18. Yüzyıla

Ortaçağ’da özgür sanatların-zanaatların icralarına Artista, mekanik sanatların icralarına ise Artifex denilmiştir. Daha ayrıntılı isimlendirmelere gidilmemiştir. Sanatçılar-zanaatçılar genelde localara bağlı ve yine ücret karşılığı, sipariş üzerine çalışan kişilerdi. Dini metinlerin işlenmesinde nakkaşlığın kullanılması, dönemin geçer dili(kutsal metinlerin dili olduğu için) Latince’yi öğretmek için şiir ve yazıdan faydalanılması, ayinlerin gerçekleştirilmesinde müziğin işlenmesi, iktidar ve güç sahiplerine yaranmak için iyi portreler çizilmesi ya da methiyeler yazılması gereken bir dönemde sanatçı-zanaatçılara hemen her alanda ihtiyaç duyulmuştur. İcralarda beğeni unsuru aranırken güzellik ön planda tutulmuştur. Fakat burada bahsedilen, tanrının ve doğanın, ahlaki ve faydalı olan güzelliğidir. Sanatın işlevi ise dönemin estetik algısı içine yerleşmiştir. Umberto Eco’nun “Sistematik bir amaçla ve felsefi kavramaları devreye sokarak sanat ile ahlak, sanatçının işlevi, beğeni, süs, üslup kavramları, beğeni yargıları vb. olguları ele alan her söylemi estetik kuram kapsamında görüyoruz.”(Umberto Eco: s.11) sözlerinden de anlaşıldığı üzere bu dönemdeki estetik birçok kavramı birden karşılamaktadır.

Ortaçağ ve Rönesans dönemleri boyunca Doğu medeniyetini temsil eden Osmanlı Devleti’nde ise şiir, müzik, minyatür, manzum hikayeler, hat, ebru, tezhip, çinicilik, ahşap oymacılığı, marangozluk, mimari vs. incelikli sanat-zanaat alanları olarak değerlendiriliyordu. Hanedan üyeleri ve devlet erkanının himayesi ve ücret karşılığı iş görme durumu Batı’da olduğu gibi burada da devam etmiştir. Şairler adeta bir çeşit maaşa bağlanmış, mimarlar İstanbul ağırlıklı olmak üzere ülkeyi her biri bir padişah ya da devlet büyüğü adına yapılan, görkemli cami, medrese, çarşı ve imarethanelerle süslemişlerdir. Resim ise İslamiyet yaşantısı içinde uzun yüzyıllar kabul görmemiş ve bu yüzden onun yerine minyatür ve yazı resimler gelişmiştir.

Rönesans dönemine gelindiğinde Batı’da resim, heykel, mimari gibi alanlarda sanatçı-zanaatçıların statüsü Ortaçağ’dakine oranla daha yüksek olmasına rağmen 17. yüzyılın sonuna kadar hala mekanik sanatlar (Victor Hugo, özgür sanatlarda olduğu gibi mekanik sanatlarda da yedi ana dalın alması gerektiğini söylemiş ve bunları dokumacılık, teçhizat, ticaret, tarım, avcılık, sahne sanatları, hekimlik şeklinde sıralamıştı), özgür sanatlar ayrımı kabul görüyordu. Yine de sanatçının-zanaatçının statüsündeki bu yükseliş modern alana geçişteki önemli adımların göstergesidir. Klasik Yunan metinlerinin keşfi bu statü yükselişinin etkili nedenlerinden biridir. Sanatçının kendi biyografisini yazması, kendi portresini yapması(örneğin aşağıdaki Albrecht Dürer ve Artemisia Gentileschi-Kendi Portresi ) ve saray sanatçılarının sayısının artması somut örnekler olarak gösterilebilir.

Rönesans özellikle resim, heykel, mimari, edebiyat gibi alanlardaki yenileşme hareketi olarak tanımlanırken kimi zaman bir modern sanat-sanatçı devri anlatımı içine girilmektedir. Larry Shiner, “Maalesef popüler değerlendirmeler bu ilerlemeyi fazlasıyla abartıyor ve Michelangela gibi şahsiyetlere bir nevi Van Gogh muamelesi yaparak kendilerini ifade etme aşkıyla yanıp tutuşan birer deha rolü biçiyorlar.” (Shiner: s. 80) sözleri ile konuyu irdelemiştir. Çünkü bu statü yükselişi bariz bir “kendini kendisi için yaratma çabası”ndan kaynaklanmaz, eski düzen ve sanat-zanaatçı algısı henüz devam etmektedir.

Resim ve heykelde geometri gibi bilim dallarının, perspektif ve zor tekniklerin kullanılması bilgin-zanaatçı fikrini ortaya çıkarmıştır. Esin, zafer ve doğal yetenek bir araya gelerek icad edilen sanat ürününün yine belli bir amaç için doğal olanın taklidini ortaya koyması beklenmiştir. Yazarlar, bu dönemde himaye olmaksızın geçimlerini sağlayamayacak olanlar arasındadır. Telif hakkı diye bir şey yoktur, bu yüzden yazarların eselerinin nüshalarını matbaalara satarak para kazanmaları çok zordur. Dolayısıyla tiyatro kumpanyalarına ilgiyi gören yazarlar, oyun yazmaya yönelmiştir. Örneğin Shakespeare’in yalnız tiyatro yazmaya yönelişinin altında bu geçim kaygısının yattığını Sone 111’de bulmak mümkündür.

“N’olur hatırım için, şu talihi azarla;

O Tanrıça yaptığım kötü işlerden suçlu,

Yüzümü güldürmedi hoş, rahat bir yaşamla,

Verdi halkın önünde adi bir geçim yolu.

Bu yüzden olsa gerek adım damga emiş.” (Shiner: s. 92)

Tiyatro Kumpanyalarında da sipariş üzerine yazma söz konusu idi. Kumpanyaların istedikleri oyun üzerinde istedikleri gibi oynayabildikleri ve isterlerse bunları kitap haline getirip satabildikleri bir düzen vardır. Yine Shakespeare’in oyunlarının çoğu böyle para kazanmak için basılıp satılmıştır. Yazarın eserlerde genelde adı yazılmıyor (ressamlar için de aynı durum geçerli), himayecisinin adı tercih ediliyordu.

Kadınlar, Ortaçağ’da daha çok aile içinde ve bazen de localarda sanat-zanaat icra ederek para kazanabilirken (tabi erkeklerle aynı işi görseler de onlardan çok daha az ücretlerle) Rönesans’da yenileşme hareketlerine rağmen bu alandaki hareketlilikleri kısıtlanmıştır. Kadınların kısa hikayeler ve mektuplar yazmasına ve dikiş, nakış işleriyle uğraşmasına tolerans gösterilmiştir. Etkinlikleri çocuk bakımı ve ev işlerine indirgenmeye çalışılmış, localara alınmamaya başlanmışlardır. Az sayıdaki kadın bu tavır karşısında direnebilmiştir:

“Her bir yersiz eleştiriye düşmanım,

Kim demiş dikiş iğnesi elime daha çok yakışıyor diye.”(Shiner: s. 114)

On yedinci yüzyılda sanat-zanaat düşüncesi, estetik, esin, hayal gücü gibi kavramlar üzerinde yoğunlaşmıştır. Önceki yüzyıllarda başlayan statü yükselişi gerek açılan akademilerle, gerek Eski Yunan’ın diriltilme çabalarıyla, gerekse dönemin zengin devletlerinin (Venedik, Portekiz vs.) prestij kazanmak için sanatçı-zanaatçılara himaye ve ayrıcalıklar vermesiyle devam etmiştir. 17. yüzyılın sonundaki tabloya baktığımızda modern sanatlara geçiş yaşandığı gözlemlenir.

[Kaynakça yazı serisinin son bölümünde yer alacaktır]

Semra YAMAN

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz