Sanatın İcadı: Yol Ayrımında Sanatın Zaferi-Zanaatin Düşüşü

384

Güzel Sanatların Gelişimi Deyince

On sekizinci yüzyılda sanat-zanaat ayrımı belirginleşmeye başlamış, sanatın ve sanatçının toplumdaki yeri hiç olmadığı kadar üst bir saygınlığa kavuşmuştur. Bu yüzyılın ortalarına kadar parçalı ve dağınık haldeki modern sanat öğelerinde bütünleşme yaşanır. Ardından zanaat ile sanat bariz şekilde ayrılmıştır. 1830’lara kadar sanat bağımsız bir alan, sanatçılık ise adeta kutsal bir meslek haline gelmiştir.

Ortaçağ’ın sonunda ekonomi, din, bilim, siyaset ve sanat arasındaki olgunlaşma ve gelişmeler o güne kadarki bileşik yapının ayrışmasını ve her birinin tek tek düşünülmesini sağladı. Sosyal sınıfların hareketleri, piyasa ekonomisinin güçlenişi, okulluk oranının dolayısıyla okur-yazarların artışı, reform hareketleri ile kilisenin etkisinin kırılması gibi birçok neden bir arada düşünüldüğünde ayrışmanın nedenleri görülebilir. Bu yüzden 18. yüzyıla gelindiğinde Eski Yunan kültürünü-sanatını-edebiyatını diriltme ve yüceltme tavrından vazgeçilmiştir. Modern sanat ve edebiyatın daha üstün olduğu savunulmaya başlanmıştır. Bu aşamada büyük bir eski-modern kavgası ortaya çıkmıştır. Tartışma süreci güzel sanatların çerçevesinin çizilmesini sağlamış ve bu kategorinin temelinde şiir, resim, heykel, mimarlık ve müzik olduğu düşünülmüştür.

Deha ve hayal gücü güzel sanatların üretiminde; zevk, fayda ve beğeni ise tüketiminde önde gelen ilkeler olmuştur. Bu alandaki kurumsallaşma ise yüzyılın sonunda oturmuştur. Sanat müzeleri, sergiler, konserler, edebiyat eleştiri ve tarihlerinin yazılması örnek olarak sayılabilir.

Bundan sonra güzel sanatlar kendi piyasasını oluşturmaya başlamıştır. Bu kurumsallaşmanın ve piyasanın takibi bir süre yalnız toplumun üst sınıfınca yapılmış, ardından halk tabakasına doğru yayılmıştır. Örneğin sergiler ve müzeler önceleri yalnız aristokrat kesime hitap ederken, zamanla halkın izlemesine de açık hale gelmiştir. Bu sırada burjuvazinin yükselişi ile orta sınıf mensupları aristokrat yaşam standartlarını yakalamak için güzel sanatların etkinliklerine büyük ilgi göstermeye başlamıştır.

     Sanat-Zanaat Kutuplaşması

Sanatçının zanaatçıdan ayrılışı temelde ressamların, müzisyenlerin (örneğin Mozart) ya da yazarların himayecilerine karşı söz söyleyebilmeleri ve sanatsal özgürlüklerinde ısrar edebilir hale gelmelerini mümkün kılan, onları tek başlarına da ayakta tutabilecek bir sosyo-ekonomik yapının oluşumuna dayanır. Bilhassa Fransız Devrimi himayenin çöküşünü, sanat kamuoyunun ve piyasasının meydana gelişini sağlamada büyük rol üstlenmiştir. Fatma Erkman Akerson’un da dikkat çektiği üzere örneğin şairler birer deha, günlük yaşantının dışında, sıradanlığı aşan bir yaratıcı olarak algılanmaya başlanmıştır. Özellikle matbaanın yaygınlaşması yazarları olduğu gibi şairleri de himayeci etkisinden uzaklaştırarak onlara kendi duygu ve istekleri doğrultusunda yaratma fırsatı sağlamıştır. (Erkman: s.132) Telif haklarının ortaya çıkışı, konserlerin çoğalışı, burjuva sınıfının resme olan ilgisi vb. sanatçılara hayal gücü, esin ve yaratıma yönelme imkanı vermiştir. Dolayısıyla sanatçı doğayı taklit eden olmanın ötesinde doğanın yaratım gücüne sahip kişi olarak algılanmaya başlanmıştır. Sanat eseri ise estetik, entelektüel zevke hitap eden, tarafsız ve derin düşünmeyi sağlayan bir yaratım şeklinde değerlendirilmiştir.

Zanaat, esin ve hayal gücü gerektirmeden el becerisiyle yapılabilecek bir icra olarak yalnız tekniğe indirgenmiştir. Kalıplaşmış taklitlerle ve yaratım değil ticaret kaygısı güdülerek yapılan işler küçümsenir hale gelmiştir. Bu algı zanaatçı imgesini mekanik iş görme ile sınırlandırmış ve onun statüsünü sanatçıya zıt yönde alçaltmıştır. Sanayi alanındaki gelişmeler de küçük atölyelerde çalışan zanaatçının çalışma sahasını daraltmış, hızlı üretim bunlara olan ilgiyi azaltmıştır. Dolayısıyla birçok zanaat ustası kurulan fabrikalarda işçiliğe başlamak zorunda kalmıştır. Zanaat bu alçalmış statüsü ile kadınların uğraşması gereken bir iş olarak görülmüştür. Bu bakış toplumdaki cinsiyet ayrışmasının da bir yansımasıdır.

SANATÇI                                                                    ZANAATÇI

deha, esin, hayal gücü                                               kural, beceri, teknik,

yaratım, özgünlük                                                       ticaret, taklit

On dokuzuncu yüzyıl ortalarından itibaren müzik, resim vb. güzel sanat alanlarının tek tek bağımsız sanatlar olarak kendi içsel ilkeleri üzerinde durulmaya başlanmıştır. Bu durum, tek başına din, bilim, siyaset gibi bir “sanat” ifadesinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Dolayısıyla güzellik koşulu aramayan bir döneme girilmiştir. Sanat, hayal gücü, esin, içe bakış, estetik ve yaratma niteliklerinin öne çıkışı, onu dinlerin birleştirici özelliğine benzerliğiyle özdeşleştirmiş ve sanatta birleşme-sanatı sevme şeklinde bir evrensel birlik duygusu geliştirilmiştir. Sanata yüklenen bu tinsel işlev, inanış farklılıklarına bakmaksızın ortak bir zevkte, bir yaratımda birleşme olarak başlamış ve onu hayatı yaşanır kılan yegane araç alarak tanımlamaya kadar gitmiştir. Dolayısıyla sanatçının yükselişi kendine özgü bir kutsallığa ve özgürlük arayışına bürünmüştür.

Zanaat, alt kültürün bir ürünü olarak aşağılanmaya, teknik ve sanayideki makineleşme ile zayıflamaya devam etmiştir. Kadınları birer deha yani sanatçı olamayacaklarından (!) bu yüzyılda da zanaat eksenine itilmişlerdir.

Yirminci yüzyıla gelindiğinde iki yüzyıllık bir prestij kazanma serüvenine sahip olan sanat, estetiğe verdiği önemi arttırmıştır. Sanatın tarafsız ve saygın bir sekilde deneyimlenmesi olarak düşünülen estetiğe biçilen pay büyüdükçe, daha önce vazgeçilmez bir nitelik olan güzellik önemini yitirmiştir. Görülmemiş, tuhaf, benzersiz, ilginç gibi sıfatlar çoğalarak bunlar estetik bakışla değerlendirildikçe güzellik daha az dikkate alınır hale gelmiştir.

Başlangıcından itibaren faydacılık özelliğini bir şekilde muhafaza eden sanat düşüncesinin artık bu niteliği terk etmeye başlaması, fikir çatışmalarına yol açmıştır. Günümüzde eskimiş olmasına rağmen hala zaman zaman gündeme gelen sanatın işlevi üzerindeki “sanat için sanat-toplum için sanat münakaşası” 1900’lü yıllarda oldukça güçlü seslerle tartışılmıştır. Toplum için sanat anlayışında ahlaki, eğitici, siyasi, kültürel işlevleri başta olmak üzere daha önce de bahsedilen bir çeşit tinsel birleştiricilik rolünün bulunması gerektiği savunulmuştur. l. ve ll. Dünya Savaşlarına sahne olan bir devirde bu bakış açısı oldukça güçlü bir taraftar kitlesi toplamıştır. Sanat için sanat görüşünde ise sanatın yegane gayesi kendini kendisi için yaratan bağımsız bir alan olduğu ileri sürülmüştür.

[Kaynakça yazı serisinin sonunda verilecektir.]

Semra YAMAN

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz